Cilt No : 10 | Sayı : 3 | Yıl : 2018



ISSN 2148 - 273X

















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler




: 10 (3)
Cilt: 10  Sayı: 3 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
DERLEME
1.
Hasta Kanı Yönetimi
Patient Blood Management
Yasemin Heper
doi: 10.5222/iksst.2018.82787  Sayfalar 87 - 94
Hasta Kanı Yönetimi (HKY), gereksiz transfüzyonları önlemek yanında hastanın transfüzyon alma olasılığını en aza indirmeye ve kendi kan rezervini optimize etmeye yönelik tüm uygulamaları içeren bir kavramdır. En çok elektif cerrahiye hazırlanan hastalarda uygulanmakta olup transfüzyon miktarında önemli oranda azalma, maddi olarak tasarruf ve hasta açısından daha iyi tıbbi sonuçlar sağladığı gösterilmiştir. Bu yazıda Dünya Sağlık Örgütünün de sağlık uygulamalarının ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini ilan ettiği HKY’nin temel noktaları özetlenmiştir.
Patient Blood Management (PBM) is a concept that includes all practices to prevent unnecessary transfusions, to minimize the possibility of the patient getting transfusion and to optimize his own blood reserves. It is most effective in elective surgery patients and it has been shown that it is very effective in providing a significant reduction in the amount of transfusions, financial savings and better medical outcomes for the patient. This paper summarizes the key points of the PBM, which the World Health Organization has declared that it should be an integral part of health practices.

ARAŞTIRMA
2.
Primer baş ağrısı olan ve olmayan obez çocuklarda antropometrik ve biyokimyasal parametrelerin karşılaştırılması
Comparison of anthropometric and biochemical parameters in obese children with or without primary headache 
Onur Akın, Mutluay Arslan
doi: 10.5222/iksst.2018.72621  Sayfalar 95 - 99
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı, primer baş ağrısı olan ve olmayan obez çocukların fizik inceleme ve laboratuvar bulguları açısından karşılaştırılmasıydı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2013-2018 yılları arasında pediatrik endokrinoloji ve pediatrik nöroloji polikliniklerine başvurmuş, primer baş ağrısı olan 8-18 yaş arası 161 obez çocuğun (90 kız, 71 erkek) dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar gerilim tipi baş ağrısı ve migren baş ağrısı olan çocuklar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Primer baş ağrısı olmayan obez çocuklar ise kontrol grubuna dahil edildi. Gruplar arasında laboratuvar ve oksolojik tüm veriler karşılaştırıldı.
BULGULAR: Obez hastaların 29’unda migren, 35’inde gerilim tipi baş ağrısı mevcuttu. Gruplar arasında cinsiyet dağılımı, yaş, vücut kitle indeksi, vücut kitle indeksi standart sapma skoru, bel çevresi ve kalça çevresi ölçümleri açısından da fark saptanmadı. Migreni olan obez çocuklarda düşük dansiteli lipoprotein ve total kolesterol değerleri primer baş ağrısı olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Diğer biyokimyasal parametreler açısından gruplar arasında fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Obez çocuklarda kolesterol yüksekliği ile migren arasında muhtemel bir ilişki bulunmaktadır. Bu sebeple migreni olan obez çocuklarda kan yağlarının dikkatle takip edilmesini öneriyoruz.
INTRODUCTION: The objective of our study was to investigate the physical examination and laboratory findings in obese children with or without primary headaches.
METHODS: A total of 161 children, aged 8-18, with obesity (90 female and 71 male) and primary headache, admitted to pediatric endocrinology and pediatric neurology department between 2013 and 2018 were evaluated retrospectively. Participants were divided into subgroups as with tension headache and migraine headache. Obese children without primary headache were included in the control group. Laboratory and oxologic data were compared between the groups.
RESULTS: Twenty-nine obese children had migraine and 35 had tension type headache. There was no statistically significant difference between the groups with respect to gender, age, body mass index, Body mass index standard deviation score, waist circumference and hip circumference. Low density lipoprotein-cholesterol and total cholesterol levels were significantly higher in obese children with migraine headache compared to group without primary headache. There was no difference between the groups in terms of other biochemical parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is a probable relationship between cholesterol elevation and migraine headache in obese children. For that reason, blood lipids should be followed carefully in obese children with migraine headache.

3.
Prematürelerde Konjenital Hipotiroidi ile Neonatal Sepsis İlişkisi
The Relationship Between Congenital Hypothyroidism and Neonatal Sepsis in Premature Infants
Mehmet Büyüktiryaki, Ufuk Çakır, Cüneyt Tayman, Erbu Yarcı
doi: 10.5222/iksst.2018.77487  Sayfalar 100 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Tiroid hormonlarının, özellikle düşük total triiyodotironin (T3) ve tiroksin (T4) düzeylerinin çocuklarda ve yeni doğanlarda bakteriyel sepsisin öngörücüsü olduğunu ileri sürülmüştür. Yalnız, hipotiroidi olan hastalarda sepsis sıklığı ve üreyen etkenlerin arasındaki ilişki özellikle prematürelerde bilinmemektedir. Çalışmamızda çok düşük doğum ağırlıklı (ÇDDA; <1500g) prematüre bebeklerde konjenital hipotiroidi (KH) olan ve olmayan gruplar arasında geç neonatal sepsis (GNS), GNS atak sayısı, üreyen etkenler ve menenjit arasındaki ilişkiye bakılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2013 ile Aralık 2016 arası ÇDDA hasta verileri retrospektif olarak hasta verilerinden kayıt edildi. Tiroid stimülan hormon (TSH) ve serbest tiroksin (sT4) düzeyleri postnatal 5. günde bakıldı. Konjenital hipotiroidi olan gruba tiroid hormon takviyesi başlandı. Hastaların gebelik haftaları, doğum ağırlığı, cinsiyeti, GNS (klinik ya da kanıtlanmış), GNS atak sayısı ve menenjit açısından veriler kayıt edildi. Konjenital hipotiroidi olan ve olmayan gruplar arasında GNS (klinik ya da kanıtlanmış), GNS atak sayısı, menenjit ve demografik özellikler açısından değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmamızda 581 ÇDDA bebekten 26’sında (%4,4) KH tespit edildi. Konjenital hipotiroidi olan ve olmayan gruplar arasında GNS (klinik) (%66,7 vs %57,4), GNS (kanıtlanmış) (%34,6 vs %23,9), GNS atak sayısı (1,37±0,76 vs 1,41±0,66) ve menenjit (%3,8 vs %4,3) açısından gruplar arasında fark tespit edilmedi (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda ÇDDA prematürelerde hipotiroidinin, sepsis ve menenjit açısından risk oluşturmadığı bulundu. Kritik hastalık ve sepsis sırasında tiroid hormonlarının baskılandığı bilinmekte olup, hipotiroidi olan yenidoğanlarda sepsis ve komplikasyonları açısından daha fazla araştırılması gerekmektedir.
INTRODUCTION: Critical diseases such as sepsis have been shown to suppress thyroid hormone secretion. The relationship between hypothyroidism and the frequency of sepsis and causative bacteria is not known especially in premature infants. In this study, we aimed to investigate the relationship between congenital hypothyroidism (CH) and late onset sepsis (LOS) in premature infants.
METHODS: The study was carried out between January 2013 and December 2016, and the data of VLBW infants were retrospectively recorded from hospital medical records. Thyroid stimulating hormone (TSH) and free thyroxine (sT4) levels were measured on postnatal day 5. The data were recorded in terms of gestational age, birth weight, gender, LOS (clinically or culture proven), number of LOS episodes and meningitis. Comparisons were implemented in terms of LOS, number of LOS episodes, meningitis and demographic characteristics between the groups with and without CH.
RESULTS: In our study, KH was found in 26 out of 581 VLBW infants (4.4%). No significant differences were found between two groups in terms of LOS (clinically) (66,7% vs 57,4%), LOS (culture proven) (34,6% vs 23,9%), number of LOS episodes (1,37 ± 0, 76 vs 1,41 ± 0,66) and meningitis (3.8% vs 4,3%) (p> 0,05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, we found that hypothyroidism did not cause any risk of sepsis and meningitis in VLBW preterm infants. This issue needs to be investigated further in the newborns.

4.
Allerjen spesifik immunoterapi astımlı çocuklarda inhale kortikosteroid tedavisini sonlandırmada ne kadar başarılı?
Is house dust mite spesific sublingual immunotherapy successful in termination of inhaled corticosteroid treatment in children with asthma?
Elif Erolu Günay, Elif Karakoç Aydıner, Safa Barış, Nerin Bahçeciler, Cevdet Özdemir
doi: 10.5222/iksst.2018.57070  Sayfalar 106 - 112
GİRİŞ ve AMAÇ: Ev tozu akarı (HDM) spesifik sublingual immünoterapinin (SLIT) astımlı çocuklarda farmakoterapinin (PT) aksine uzun süreli etkileri vardır. SLIT'in inhale kortikosteroid kullanımı üzerine uzun süreli etkilerini incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: En az 3 yıl boyunca HDM'ye spesifik SLİT almış ve SLIT tedavisinden sonra en az 5 yıl takip edilmiş 54 astımlı çocuk ve aynı dönemde sadece farmakoterapi almış 23 çocuk çalışmaya alındı. SLIT ve farmakoterapi grupları, ICS'nin inhale kortikosteroid (ICS) dozu (μg / gün) ve süresi (ay / yıl) / yıl, solunum fonksiyon testi (PFT) parametreleri açısından tıbbi kayıtlardan retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastaların, 6 ay boyunca kendilerine verilen günlük kartlardaki görsel analog skor ve semptom skorları değerlendirildi ve kullanılan ICS dozu (μg / gün) ve süresi (ay / yıl) hesaplandı, PFT testi yapıldı. Günlük kart kayıtlarındaki semptom, ICS ihtiyacı ve FEV1%'e göre, hastalar 37 SLIT-yanıtlı, 17 SLIT-yanıtsız, 15 PT-yanıtlı, 8 PT-yanıtsız olarak gruplandırıldı.
BULGULAR: ICS dozunda azalma, SLIT (407 ± 252 μg) için farmakoterapi grubuna (224 ± 174 μg) kıyasla anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0.009). SLIT-yanıtsız grupta ICS kullanım süresi% 63 (p = 0,001) oranında azalırken, PT-yanıtsız grupta bu oran sadece% 11 idi (p = 0,108).
TARTIŞMA ve SONUÇ: SLIT, ICS dozunu azaltmada etkilidir. Uzun dönemde ICS dozunda anlamlı azalma SLIT alanlarda mevcuttur. Tedaviye yanıtsız olgularda SLIT alanlar yalnızca PT almış olanlara göre daha az süreyle ICS tedavisine ihtiyaç duymaktadırlar.
INTRODUCTION: House dust mite (HDM) specific sublingual immunotherapy (SLIT) has longterm effects contrary to pharmacotherapy in children with asthma. We aimed to study the longterm effects of SLIT on inhaled corticosteroid usage.
METHODS: Fifty-four asthmatic children received HDM specific SLIT for at least 3 years and followed up minimum 5 years after cessation of SLIT in addition to pharmacotherapy and 23 received only pharmacotherapy in the same time period were admitted to study. SLIT and pharmacotherapy groups were evaluated retrospectively from the medical records in regard to their inhaled corticosteroid (ICS) dose (μg/day) and duration (month(s)/year) of ICS, pulmonary function test (PFT) parameters. All patients were evaluated for ICS dose (μg/day) and duration (month(s)/year) of ICS, PFT and evaluated by visual analogue scores and symptom scores with daily cards given to them for at least 6 months. According to the diary card records, ICS need and FEV1%, patients were grouped as 37 SLIT-responder, 17 SLIT-nonresponder, 15 PT-responder, 8 PT-nonresponders.
RESULTS: Reduction in ICS dose was significantly higher for SLIT (407 ± 252 μg) in comparison to pharmacotherapy group (224 ±174 μg) (p=0.009). Duration of ICS usage reduced in a percentage of %63 (p=0,001) in SLIT-nonresponder group, but in pharmacotherapy-nonresponder group duration of ICS usage was only %11 (p=0,108).
DISCUSSION AND CONCLUSION: SLIT is effective in reducing ICS dose. Duration of ICS treatment did not decrease in the course of time in PT-nonresponder group while decreased in SLIT-nonresponder group.

5.
AA Amiloidoz Tanısı Alan Hastaların Etyolojisinin Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi
Retrospective Evaluation of the Primary Etiologies of AA Amyloidosis
Ali Bakan, Alihan Oral, Sabahat Alışır Ecder, Abdullah Özkök, Ömer Celal Elçioğlu, Güşah Şaşak Kuzgun, Kübra Aydın Bahat, Ali Rıza Odabaş
doi: 10.5222/iksst.2018.43954  Sayfalar 113 - 116
GİRİŞ ve AMAÇ: Amiloidozis, anormal şekilde katlanmış amiloid proteininin vücudun çeşitli organ ve dokularında ekstraselüler alanda,fibriler şekilde birikmesiyle oluşan sistemik bir hastalıktır. Dokularda amiloid birikiminin gösterilmesi ile amiloidozis kesin tanısı konur. Klinik olarak amiloidozis düşünüldüğünde çeşitli dokulardan biopsi alınır. Bu çalışmada AA amiloidozisin altında yatan diğer hastalıkların ülkemizdeki dağılımını araştırmak istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada AA amiloidoz tanılı 63 hastanın verilerini resrospektif olarak değerlendirilerek, altta yatan primer etyolojik nedenleri tespit etmeye çalıştık
BULGULAR: . En sık primer etyolojik neden, ailevi akdeniz ateşi (AAA) (%57) olarak tespit edildi. Bunun dışında romatoid artrit, kronik bronşit, tüberküloz, crohn, sarkoidoz, ankilozan spondilit ve bronşektazi diğer primer etyojik nedenlerdi. Bu çalışmada tanı için en sık böbrek biopsisi (%63) yapıldı
TARTIŞMA ve SONUÇ: AA Amiloidozis etyolojisiyle ilgili yapmış olduğumuz bu çalışmanın, daha büyük örneklemli çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
INTRODUCTION: Amyloidosis is a systemic disease that occurs when abnormally folded amyloid fibrils accumulates in the extracellular area in various organs and tissues of the body. Amyloidosis is definitively diagnosed by demonstration of abnormal amyloid deposition in the tissues. Biopsies are taken from various tissues when considering amyloidosis clinically. In this study, we wanted to investigate the distribution of underlying diseases in AA amyloidosis in our country.
METHODS: In this study, we retrospectively evaluated the data of 63 patients with AA amyloidosis and tried to determine the primary underlying diseases.
RESULTS: The most common primary etiologic cause was Familial Mediterranean Fever (FMF) (57%). In addition, rheumatoid arthritis, chronic bronchitis, tuberculosis, crohn’s disease, sarcoidosis, ankylosing spondylitis and bronchiectasis were other etiologic causes. The most commonly used biopsy for diagnosis in this study was renal biopsy (63%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Further studies with large sample size are needed to confirm these results and determine etiology of AA amyloidosis.

6.
Endoskopik Hipofiz Cerrahisinde 200 Vakalık Deneyimimiz; Retrospektif Çalışma
200 Cases of Endoscopic Pituitary Surgery; A Retrospective Study
Osman Tanrıverdi, Ömür Günaldı, Buruç Erkan, Ahmet Akbaş, Hüseyin Utku Adilay, Sema Çiftçi Doganşen
doi: 10.5222/iksst.2018.98704  Sayfalar 117 - 121
GİRİŞ ve AMAÇ: Endoskopik endonazal transsfenoidal cerrahi (EETC), başta hipofiz adenomları olmak üzere sellar ve parasellar bölgenin diğer tümörleri, rinore cerrahisi ve optik sinir cerrahisi gibi pek çok durumda kullanılmaktadır. Bu çalışmada, kliniğimizde EETC uygulanan 200 hastanın sonuçları değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirürji Kliniğinde 2014-2017 tarihleri arasında EETC uygulanan 200 hasta retrospektif olarak de¬ğerlendirildi. Takip süresi 3-43 (ortalama 15 ay) idi. Hastaların 108’ü kadın (%54), 92’si erkek (%46) olup yaş ortalaması 47.5 (15-79) idi.
BULGULAR: Toplam 200 hastanın patoloji sonucuna göre 119’u sekre¬tuar hipofiz adenomu (23’ü cushing, 15’i prolaktinoma, 37’si akromegali, 12’si mikst tip, 3’ü TSH, 29’u gonodotropinoma), 47’si non sekretuar adenom olarak tespit edildi. Ayrıca 5’i menengiom, 5’i kraniofarengiom, 6’sı kordoma, 2’si nöroendokrin tümör, 1’i germinom, 6’sı rathe kleft kisti, 1’i ossifiye fibrom, 7’si spontan rinore, 1’i ise apse tanısı al¬mıştır. 15’inde epistaksis, 14’ünde geçici diabetes insipitus (DI), 23’ünde BOS sızıntısı, 5’inde kalıcı anosmi, 1’inde geçici görme kaybı, 7’sinde ise geç dönem sinüzit tespit edildi. Hiçbir hastada majör vasküler yaralanma olmadı. 2 hasta menenjit ve komplikasyonlarına bağlı kaybedildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: EETC’de BOS fistülü görülme oranı %0.5-15, epistaksis %0.6, geçici DI oranı %11.99, kalıcı DI oranı %3.41 olarak rapor edilmiş, remisyon ve total rezeksiyon oranları ise %60-80 arasında bildirilmiştir. Serimizde epistaksis oranı literatüre göre yüksek bulunmuştur. Geçici DI oranı, remisyon ve total re¬zeksiyon oranları literatürle uyumlu, kalıcı DI oranı ise düşük bulunmuştur. EETC’nin etkin ve güvenilir bir cerrahi yöntem olduğu kannatindeyiz.

INTRODUCTION: Endoscopic endonasal transsphenoidal surgery (EETS) is used mainly in pituitary adenomas, other tumors of the sellar and parasellar region, rhinorrhea surgery and optic nerve surgery. The results of 200 patients who underwent EETS in our clinic were evaluated.
METHODS: 200 patients who underwent EETS at Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Mental Health and Neurological Disorders Education and Research Hospital Neurosurgery Clinic in 2014-2017 were retrospectively evaluated. Follow-up period was 3-43 (mean 15) months. 108 patients were female (54%), 92 male (46%) and mean age was 47.5 (15-79).
RESULTS: Pathology results showed 119 of the patients had secretory pituitary adenomas (23 cushing, 15 prolactinoma, 37 acromegaly, 12 mixed type, 3 TSH, 29 gonadotropinoma), 47 had non- secretary adenoma. 5 meningioma, 5 craniopharyngiomas, 6 cordoma, 2 neuroendocrine tumor, 1 germinoma, 6 rathe cleft cyst, 1 ossifying fibroma, 7 spontaneous rhinorrhea, 1 abscess diagnosis were made. Epistaxis was found in 15, transient diabetes insipidus (DI) in 14, CSF leakage in 23, permanent anosmia in 5, temporary visual loss in 1, and late period sinusitis in 7. No major vascular injury was found. 2 patients died due to meningitis and its complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In EETS, the rates of CSF fistula were 0.5-15%, epistaxis 0.6%, transient DI 11.99%, permanent DI 3.41%, and remission and total resection rate 60-80%. Epistaxis incidence rate was higher than the literature. Temporary DI, remission and total resection incidences were consistent with the literature; permanent DI was lower. We believe EETS is an effective and reliable surgical method.



7.
Acil Serviste Tüp Torakostomi Uygulanan Hastaların Geriye Dönük Değerlendirilmesi: Bir Yıllık Analiz
Retrospective Evaluation of Patients Underwent Tube Thoracostomy at the Emergency Department: One Year Analysis
Serkan Dogan, Utku Murat Kalafat
doi: 10.5222/iksst.2018.03016  Sayfalar 122 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: Tüp torakostomi, göğüs duvarından plevral boşluğa doğru, sıklıkla hava veya sıvıyı boşaltmak, akciğer ekspansiyonunu sağlamak amacıyla uygulanan cerrahi bir işlemdir. Bu işlem, acil tıp uzmanlığı gibi pek çok uzmanlık tarafından uygulanan, etkinliği ve komplikasyon oranı değişken bir prosedürdür. Çalışmamızda acil servisimizde bir yıllık süreçte tüp torakostomi uygulanan hastaları geriye dönük olarak değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada Acil Tıp Kliniği’mizde 01 Ocak 2017-01 Ocak 2018 tarihleri arasında tüp torakostomi uygulanmış hastalar retrospektif olarak incelendi. Istatistiksel analizler için NCSS 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanıldı. Anlamlılık en az p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmada taranan 42 olgunun %9,5’i (n=4) kadın, %90,5’i (n=38) erkekti. Ortalama yaş 36,19±20,19 yıl, acil hizmet bedeli ortalama 711,21±446,34 TL’di. Tüp nedenine göre komplikasyon durumu istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermekteydi (p=0,012; p<0,05). Pnömotoraks(PNX) tanılı grupta komplikasyon görülme oranı, hemotoraks(HTX) ve HTX+PNX tanılı gruplardan anlamlı düzeyde yüksek bulundu. HTX+PNX tanılı olguların acil hizmet bedeli, PNX tanılı olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,023; p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüp torakostomi işlemi acil durumlarda hayat kurtarıcı bir girişimsel işlemdir. İşlemin uygulanmasındaki bir eksiklik önemli oranda morbidite ve mortaliteye yol açabilir. Bu nedenle tüp torakostomi işleminin günümüzde her Acil Tıp Hekimi tarafından bilinme ve uygulanma gereksiniminin olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Tube thoracostomy is a surgical procedure, which is performed from the chest wall toward the pleural space, frequently to evacuate air or fluid and provide pulmonary expansion. This procedure is a variable procedure, with efficacy and complication rates being applied by many specialties such as emergency physicians. We aimed to retrospectively evaluate patients who underwent tube thoracostomy during the 1-year period in our emergency department.
METHODS: In this study, patients who were performed tube thoracostomy between January 1st, 2017 and January 1st, 2018 in our emergency medical department were evaluated retrospectively. NCSS 2007 (Kaysville, Utah, USA) program was used for statistical analysis. Significance was at least p <0,05.
RESULTS: Of the 42 cases screened in the study, 9.5% (n=4) were female and 90.5% (n=38) were male. The mean age was 36.19 ± 20.19 years and the average emergency service cost was 711.21 ± 446.34 Turkish Lira. There was statistically significant difference in complication status according to tube cause (p = 0.012; p <0.05). Complication rate in pneumothorax (PNX) group was significantly higher than haemothorax (HTX) and HTX + PNX group. Emergency service cost of cases with HTX + PNX was found statistically significantly higher than PNX patients (p = 0.023, p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Tube thoracostomy is a life-saving interventional procedure in emergency situations. A lack of implementation the procedure can cause significant morbidity and mortality. For this reason, we believe that the tube thoracostomy procedure should be known and practiced by every emergency medicine specialist.

8.
Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Kulakta Yabancı Cisim Tanısıyla Tedavi Edilen Çocuk Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi: 93 Hastanın Analizi
Retrospektif Analysis of Children Diagnosed with External Auditory Canal Foreign Bodies in Kanuni Sultan Suleyman Training and Research Hospital Otolaryngolgy Clinic: Evalation of 93 Cases
Taliye Çakabay, Murat Koçyiğit
doi: 10.5222/iksst.2018.22605  Sayfalar 128 - 131
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada dış kulak yolu yabancı cisim şikayeti ile getirilen hastaların demografik özelliklerine göre yabancı cismlerin türleri ve sebep olduğu semptom ve komplikasyonların incelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2014-2016 tarihleri arasında DKY’da yabancı cisim tanısıyla tedavi edilen pediatrik hastaların yaş, cinsiyet, yabancı cisim türleri, başvuru semptomları, tedavi ve komplikasyonları retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: 93 çocuk hastanın en küçüğü 3, en büyüğü 11 olmak üzere, yaş ortalaması 4 ±2.1 55’i kız ve 38’i erkek olarak saptandı. Dış kulak yolunda en sık boncuk olduğu izlendi. En sık başvuru şekli olarak, ailelerin çocuklarda yabancı cismi görmesi ve tespiti olurken, en sık görülen semptomun kulak ağrısı olduğu belirlendi. Hastaların 51’inde sağ, 41’inde sol kulakta, 1 hastada ise her iki kulakta yabancı cisim saptandı. 5 hastada aynı kulakta birden fazla yabancı cisim saptandı. Hastalarımızın 51’nin yabancı cismi poliklinik şartlarında, 42 hastada ise ameliyathanede anestezi altında çıkarıldı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DKY yabancı cisimlerine yaklaşımda, çocuğun yaşı, yabancı cisimin türü belirleyici olup, uygun şekilde müdahale edilemediğinde komplikasyonlara yolaçabilir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to investigate the types and causes of foreign bodies and their complications according to the demographic characteristics of patients who were brought to the external ear canal by foreign body complaints.
METHODS: The pediatric patients that were given medical treatment in EEC between 2014 and 2016 were retrospectively analyzed in age, gender, kind of foreign body, symptoms of complaints, treatment and complications.
RESULTS: From 93 pediatric patients, it was identified that the youngest patient was 3, the eldest one was 11, the age range 4± 2.1, 55 of them were girls and 38 of them were boys. It is observed that there were mostly beads in the external ear canal. The parents mostly came by finding or seeing a foreign body and the most seen symptom was earache. A foreign body was identified in right ear of 51 and left ear of 41 patients and also both ears of 1 patient. It was identified that there were more than one foreign body in the same ear at 5 patients. The foreign body removal was occurred in 51 patients at polyclinic and 42 patients at operation room under general anesthesia.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The external ear canal can lead to complications when approaching foreign bodies, the age of the child, the type of foreign body being decisive and can not be intervened properly.

9.
Oral Antikoagülan Kullanan Hastaların Acil Servis Başvurularının İncelenmesi
Analysis of Emergency Service Admissions in Patients with Oral Anticoagulant Usage
Utku Murat Kalafat, Serkan Dogan
doi: 10.5222/iksst.2018.29290  Sayfalar 132 - 137
GİRİŞ ve AMAÇ: Oral antikoagülanlar tromboembolik hastalıklardan korunmak amacıyla kullanılmaktadır. Bu çalışma, direkt oral antikoagülanların (DOAK) kullanımının başlamasıyla tromboembolik hastalık riski taşıyan hastalarda kullanılan oral antikoagülan (OAK) türleri ve acil başvurularını incelemek amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğine 01 Temmuz 2017-01 Ocak 2018 tarihleri arasında başvuran ve OAK kullanan hastaların başvuru nedenleri, kullanım endikasyonları, kullanım süreleri ve elektrokardiyografi (EKG) bulguları retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sistemi (HBYS) ve hasta dosyaları incelenerek analiz edildi.
BULGULAR: OAK kullanan 46 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların %28,2 (n=13)’si erkek, %71,8 (n=33)’i kadın olup yaş ortalaması 73,28±13,35 idi. Kullanılan OAK incelendiğinde; hastaların %39,1’inin (n=18) varfarin, %23,9’unun (n=11) dabigatran, %13,1’inin (n=6) apiksaban ve %23,9’unun (n=11) rivaroksaban kullandığı saptandı. Kullanılan OAK ile başvuru nedenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Hastaların EKG’lerindeki ritimlere bakıldığında; %37,2’sinde (n=16) normal sinüs ritmi (NSR), %55,8’inde (n=24) atriyal fibirilasyon (AF), %2,3’ünde (n=1) supraventriküler taşikardi (SVT) ve %4,7’sinde (n=2) diğer (pace ve atrial bigemine ritim) ritim şekilleri olduğu saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: DOAK’ların kullanımı ile ilgili yapılan çalışmalar arttıkça bu ilaçların güvenilirliği ve etkinliği ile ilgili bilgimizin daha fazla artacağını ve DOAK’ların kullanım endikasyonlarında artış olabileceğini ve bu yüzden daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Oral anticoagulant agents are used to be protected from thromboembolic diseases. The present study was conducted to review types of oral anticoagulants (OAC) used for the patients who are at risk of thromboembolic diseases by initiation of direct oral anticoagulants (DOACs) and emergency room admissions of these patients.
METHODS: In the present study, a retrospective analysis was performed on cause of referral, oral anticoagulant indication, electrocardiography (ECG) rhythms and period of drug use on all patients who use oral anticoagulants and referred Emergency Department of Kanuni Sultan Suleyman Education and Research Hospital between July 2017 and January 2018 through hospital information system and patient files.
RESULTS: Totally 46 patients on OAC were included into the study. Among the participants, 28.2% (n=13) of the patients were male and 71.8% (n=33) of them were female; the age average was 73.28±13.35. The analysis on OAC type revealed use of varfarine by 39.1% (n=18), dabigatran by 23,9%(n=11), apixaban by 13,1% (n=6) and rivaroxaban by 23.9% (n=11). There was not any statistically significant association between OAC type and cause of referral (p>0.05). The ECG rhythm of the patients was detected as normal sinus rhythm in 37.2% (n=16), atrial fibrillation (AF) in 55.8%, supraventricular tachycardia in 2.3% (n=1) and other rhythms (pace and bigemine rhythm) in 4.7% (n=2).
DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that increase of the studies conducted on use of DOACs, we would have more information on safety and efficacy of these drugs; indications for use may increase of DOACs; therefore comprehensive and multi-centered studies are needed.

10.
Hastanemiz Yoğun Bakım Ünitesinde Bir Yılda Takip Edilen ARDS Olgularının Berlin Kriterlerine göre Retrospektif Analizi
Retrospective Analysis of ARDS Patients Followed in One Year in Our Intensive Care Unit According to Berlin Criteria
Ayça Sultan Şahin, Abdurrahim Derbent, Ziya Salihoğlu
doi: 10.5222/iksst.2018.63825  Sayfalar 138 - 142
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut Respiraturar Stres Sendromu (ARDS) sistemik hasarlanma ve inflamasyonun yol açtığı akut inflamatuar akciğer hasarının bir formudur. 2011 yılında yapılan 24. ESICM Kongresi’nde ARDS için Berlin Kriterleri tanımlanmıştır. Bu kriterlere göre, ARDS başlangıç zamanı, hipoksemi derecesi, akciğer ödeminin nedeni ve radyolojik görünümler daha ön plana çıkarılmıştır. Bu çalışmada, ARDS hastalarının morbidite, mortalite, 6 aylık sağ kalım ve Berlin Kriterleri ile uyumluluğunu retrospektif olarak incelemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemiz Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Yoğun Bakım Ünitesinde Ocak 2016-Ocak 2017 tarihleri arasında takip edilen ARDS olgularının dosyalarından, yaş, cinsiyet, mortalite durumu, APACHE II skoru, yattığı gün sayısı, prokalsitonin ve CRP değerleri, lökosit değerleri, eşlik eden hastalıkları ve Berlin Kriterleri tarandı.
BULGULAR: Çalışmaya toplam 52 ARDS hasta dosyası dahil edildi. 15 hastada mortalite gözlendi(%28). Hastaların 29’da hipertansiyon(%55.8) tespit edildi. 16 hastada(%30.8) diabetes mellitus, 20 hastada astım(%38.5), 3 hastada KBY(%5.8), 19 hastada KKY(%36.5) mevcuttu. Hastaların 6’da(%11.5) alkol, 21’de sigara(%40.4) kullanımı gözlendi. Berlin Kriterleri açısından tarandığında; 7gün içinde ARDS gelişimi 45 hastada (%86.5) tespit edildi. Akciğer grafisinde ARDS gelişimi 38(%73.1) mevcuttu. 32 hastada akciğer ödemi(%61.5) görüldü. Hafif oksijenizasyon 19 %36.5) hastada, orta oksijenizasyon 18(%34.6) hastada, ağır yada bozuk oksijenizasyon 15(%28.8) hastada tespit edildi. 6 aylık mortalitelerine bakıldığında ölüm gerçekleşen hasta olmadığı tespit edildi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: ARDS hastalarında uygun oksijenizasyon sağlanarak yeterli mekanik ventilasyon tedavisi uygulanması sağ kalımı artırmakta, mortaliteyi ve morbiditeyi azaltmaktadır. Bu çalışmada hastanemizde ARDS tanısı konulan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendiğinde Berlin Kriterleri ile uyumlu olduğunu saptadık.
INTRODUCTION: Acute Respiratory Stress Syndrome (ARDS) is form of acute inflammatory lung injury caused by systemic damage and inflammation. Berlin Criteria are presented in 2011. Berlin Criteria included, onset-time, degree of hypoxemia, cause of edema, radiological appearances. In this study, we aimed to retrospectively investigate ARDS patients in terms of morbidity, mortality, 6-month survival and Berlin Criteria.
METHODS: Between January2016-January2017 at the ICU of our hospital, age, gender, mortality, APACHE II score, length of hospital, procalcitonin-CRP, leukocyte counts, accompanying diseases and the Berlin Criteria of ARDS cases were analyzed retrospectively.

RESULTS: A total of 52 ARDS patient files were included in the study. Mortality was observed in 15 patients(28%). Hypertension(55.8%) was detected in 29 of the patients. Diabetes mellitus was present in 16 patients(30.8%), asthma in 38 patients(38.5%), chronic renal failure in 3 patients(5.8%), chronic heart failure in 19 patients (36.5%). Alcohol use was seen in 6 patients(11.5%) and smoking was seen in 21 patients(40.4%). In terms of Berlin Criteria; Within 7 days, the development of ARDS was detected in 45 patients(86.5%). There were 38(73.1%) ARDS developments on chest X-ray. Pulmonary edema was seen in 32 patients(61.5%). Mild oxygenation was detected in 19 patients(36.5%), moderate oxygenation in 18(34.6%) patients, severe oxygen deficiency in 15(28.8%) patients. There were no mortality determined looking at 6-month mortality.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to Berlin criteria, adequate oxygenation and mechanical ventilation therapy in ARDS patients increases survive and reduces mortality and morbidity. In this study we demonstrated that ARDS patients’s findings are compatible with Berlin criteria.

11.
Hipertrofik kardiyomyopatiye bağlı diyastolik kalp disfonksiyonun, koroid kalınlığı üzerine etkisi
Effect of diastolic heart dysfunction due to hypertrophic cardiomyopathy on choroidal thickness
Sadık Etka Bayramoğlu, Sinem Özbay, Nihat Sayın
doi: 10.5222/iksst.2018.65982  Sayfalar 143 - 148
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyastolik disfonksiyon gelişmiş hipertrofik kardiyomyopatili (HKM) hastalarda koroidal kalınlık değişimini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel, vaka-kontrollü, prospektif çalışma için HKM tanılı 33 hastanın 65 gözü ile sağlıklı 33 bireyin 65 gözü çalışmaya dahil edildi. Spektral Domain Zeiss Cirrus cihazı ile her iki grup arasındaki retina sinir lifi (RNFL) kalınlığı, santral makula kalınlığı, makula hacmi, gangliyon hücre kalınlığı, subfoveal koroid kalınlığı (SKK), fovea 1 mm nazal koroid kalınlığı (NKK) ve fovea 1 mm temporal koroid kalınlığı (TKK) karşılaştırıldı.
BULGULAR: HKM grubunda 33 hastanın 11’i kadın, 22’si erkek idi. Kontrol grubunda 33 hastanın 10’u kadın, 23’ü erkek idi. HKM grubunun yaş ortalaması 41.90±14.6, kontrol grubunun yaş ortalaması 37.9±13.4olarak saptandı. Koroid kalınlığını etkileyebilecek yaş, vücut kitle endeksi, sferik eşdeğer, aksiyel uzunluk ve göz içi basıncı değerleri arasında her 2 grup arasında anlamlı fark saptanmadı. SFKK, HKM grubunda 266.3±50.1 µm, kontrol grubunda 273.6±56.8 µm olarak saptandı. NKK, HKM grubunda 262±55.9 µm, kontrol grubunda 261,2±41.4 µm olarak saptandı. TKK, HKM grubunda 270.5±58.5 µm, kontrol grubunda 259.4±52.7 µm olarak saptandı. RNFL, makula kalınlığı, makula hacmi, SFKK, NKK, TKK değerlerinde her 2 grup arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyastolik disfonksiyonu gelişmiş HKM’li hastalarda oküler kan akımının önemli bir bulgusu olan koroid kalınlığında değişim saptanmaması, diyastolik kalp disfonksiyonunda posterior siliyer arterlerde belirgin kan akım azalmasının olmadığını düşündürmektedir.
INTRODUCTION: To investigate choroidal thickness change in patients with diastolic dysfunction secondary to hypertrophic cardiomyopathy (HCM)
METHODS: Sixty five eyes of HCM diagnosed 33 patients and 65 eyes of 33 healthy subjects were included in the cross-sectional, case-controlled, prospective study. The retina nerve fiber layer (RNFL) thickness, macular thickness, macular volume, ganglion cell thickness, subfoveal choroidal thickness (SFCT), choroidal thickness of 1 mm nasal side of fovea (NCT), choroidal thickness of 1 mm temporal side of fovea (TCT) were compared between the two groups with Zeiss Cirrus device.
RESULTS: In the HCM group, 11 of 33 patients were female and 22 were male. In the control group, 10 of the 33 patients were female and 23 were male. There was no difference between the two groups in the values of age, body mass index, spherical equivalent, axial length, and intraocular pressure that might affect choroidal thickness. SFCT were detected 266.3± 50.1 µm in the HCM group and 273.6±56.8 µm in the control group. NCT were detected 262±55.9 µm in the HCM group and 261.2±41.4 µm in the control group. TCT were detected 270.5±57.5 µm in the HCM group and 259.4±52.7 µm in the control group. RNFL, macular thickness, macular volume, SFCT, NCT, TCT values were not statistically different between the two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: No change in choroidal thickness in patients with diastolic dysfunction suggesting that there is no significant decrease in blood flow in the posterior ciliary arteries in diastolic heart dysfunction.

12.
Fibromiyaljide Kuru İğne Tedavisinin Uyku Üzerine Etkisi
The effect of dry needle treatment on sleep in fibromyalgia
Müge Kepekçi, İlteriş Ahmet Şentürk, İlker Geçmen, Berna Ürkmez, Özgür Taşpınar, Uğur Arslan, Hatice Melek Başar
doi: 10.5222/iksst.2018.74745  Sayfalar 149 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Açık etiketli klinik çalışmamız; tetik noktaları olan fibromyalji hastalarında kuru iğneleme yapılmasının uyku sorunları üzerine etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Poliklinikte görülen en az altı aydır fibromiyalji tanısı ile takip edilmekte olan düzenli medikal tedavi altında bulunan üst trapez ve rhomboid kaslarında tetik noktaları olan toplamda 100 hastanın bilgilendirilmiş onamları alındı. Tüm hastalar öncelikle FEA (Fibromiyalji Etki Anketi), BDÖ (Beck Depresyon Ölçeği), PUKİ (Pittsburg Uyku Kalite İndeksi) ve VAS (Visuel Ağrı Skalası) ile değerlendirildi. Hastalar bilgisayar yardımlı basit randomizasyon ile iki gruba ayrıldı. Çalışma grubunda tetik noktaları olan 50 fibromiyalji hastasına birer hafta arayla toplamda 3 kez olmak üzere üst trapez ve rhomboid kaslarına toplamda kuru iğne uygulandı. Kontrol grubundaki tetik noktaları olan 50 fibromiyalji hastasına ise herhangi bir iğneleme yapılmadı. Tüm hastaların (tüm çalışma ve kontrol grupları) ilk değerlendirme anketlerinden bir ay sonra, FEA, BDI, PUKİ puanları tekrar kontrol edildi ve hastalar VAS (Visuel ağrı ölçeği) tarafından sorgulandı.
BULGULAR: Gruplar değişim miktarları yönünden karşılaştırıldığında, FEA, PUKİ ve VAS skorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (sırasıyla; p<0.001, p=0.007 ve p=0.035).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda fibromiyalji hastalarının tetik noktalarına uygulanan kuru iğnelemenin; FEA, PUKİ ve VAS değerleri açısından hastalarda istatistiksel açıdan anlamlı katkısı olduğu görüldü.
INTRODUCTION: Our open-label clinical trial; to investigate the effect of dry needling on sleep problems in fibromyalgia patients with trigger points.
METHODS: Informed consent was obtained from a total of 100 patients with trigger points in the upper trapezius and rhomboid muscles under regular medical treatment followed by a diagnosis of fibromyalgia for at least six months in the outpatient clinic. All patients were evaluated with FEA (Fibromyalgia Impact Questionnaire), BDI (Beck Depression Scale), PUKI (Pittsburg Sleep Quality Index) and VAS (Visuel Pain Scale). The patients were divided into two groups by computer-assisted simple randomization. In the study group, 50 fibromyalgia patients with trigger points were given a total of three dry needle injections to the upper trapezius and rhomboid muscles three times a total of three weeks a week. 50 fibromyalgia patients with trigger points in the control group were not given any needling. One month after the first evaluation questionnaires of all patients (all of the study and control groups), the FEA, BDI, PUKI scores were checked again and the patients were questioned by VAS (Visuel Pain Scale).
RESULTS: There was a statistically significant difference in FEA, PUKI and VAS scores when the groups were compared in terms of change amounts (respectively; p<0.001, p=0.007 ve p=0.035).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was observed that dry nails applied to trigger points of fibromyalgia patients had a statistically significant contribution to patients in terms of FEA, PUKI and VAS values.

13.
Obez ve Preeklamptik Sezeryan Hastalarında Magnezyumun Entübasyon Süresine Etkisi
The Effect of Magnesium Intubation on Obesity and Preeclamptic Caesarean Patients
Gökhan Kına, Ayça Sultan Şahin, Abdurrahim Derbent, Ziya Salihoğlu
doi: 10.5222/iksst.2018.86094  Sayfalar 155 - 159
GİRİŞ ve AMAÇ: Preeklampsi gebeliğin sıklıkla 20. haftasından sonra ortaya çıkan, hipertansiyon ve proteinüri ile karakterize, multisistemik, gebeliğe özgü bir sendromdur. Hastalığa başka sebeplerden kaynaklanmayan nöbet eklenirse eklampsi olarak değerlendirilir. Magnezyum eklampsideki konvülziyonların önlenmesinde ve kontrolünde etkilidir. Magnezyum nondepolarizan kas gevşeticilerin etkisini arttırmaktadır. Nondepolarizan sinir-kas bloğunun derecesinin öğrenilmesi istendiği veya rezidüel blok varlığından şüphe edildiği durumlarda TOF (Train Of Four) monitörizasyonu kullanılabilir. Amacımız magnezyumun entübasyon süresindeki etkisini ölçerek nöromusküler aralıktaki etkisini belirlemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2016-Haziran 2017 tarihleri arasındaki sezeryan ameliyatı yapılmış olan obez ve preeklamptik 60 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaşı, ASA skoru, eşlik eden hastalığı, bebeğin gestasyonel haftası, hastanede yatış süreleri, yoğun bakım ihtiyacı olup olmadığı, VKİ, MgSO4 kullanım dozları, preoperatif Magnezyum düzeyleri, preoperatif bakılmış, 24 saatlik idrarda ölçülmüş olan proteinüri miktarları, intraoperatif TOF’un 0’a inme süresi, indüksiyonda ve kas gevşemesinde kullanılan ilaç ve dozları, indüksiyon ve bebek çıkımında ayrı ayrı kan basıncı, kalp atım sayısı, SPO2 değerleri çalışma için kaydedildi.
BULGULAR: Demografik veriler karşılaştırıldığında, hasta ve kontrol grupları arasında yaş, VKI, hastane yatış süreleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Gestasyonel haftaları karşılaştırıldığında, kontrol grubundaki bebeklerin haftalarının ortalaması, hasta grubundaki bebeklerin haftalarının ortalamasından yüksekti ve istatistiki olarak anlamlıydı. Bu çalışmada sezeryan ameliyatında, entübasyon işlemi öncesinde TOF’un 0’a ulaşma süreleri saniye cinsinden karşılaştırıldığında, hasta grubunda TOF'un 0’a ulaşma süresi, kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı farklıydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak magnezyumun entübasyon süresini anlamlı olarak kısalttığını, nondepolarizan kas gevşeticilerin etkisini arttırdığı belirlendi. Magnezyum tedavisi alan hastalarda nondepolarizan kas gevşeticilerin dozunun normalden daha düşük olması gerektiğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Preeclampsia is a multisystemic gestational syndrome characterized by hypertension, proteinuria, often occurring after 20 weeks of gestation.
Eclampsia is assessed if seizure not due to other causes is added to the disease.
Magnesium is effective in the prevention and control of convulsions. Magnesium increases the effect of nondepolarizing muscle relaxants. TOF monitoring can be used when the degree of nondepolarizing nerve-muscle block or suspicion of residual block. Our aim was to determine the effect of magnesium on the neuromuscular range by measuring the effect of magnesium during intubation.

METHODS: Sixty obese, preeclamptic patients with cesarean-section between December2016-June2017 were retrospectively reviewed. Age, ASA, accompanying disease, gestational week, time of intensive care stay and hospitalization, VKI, MgSO4 doses, preoperative MgSO4-levels, proteinuria, 24hour urine, intraoperative TOF, blood pressure, pulse, SPO2 for induction and infant output were recorded for study.
RESULTS: When the demographic data were compared, there was no significant difference between patient and control groups in terms of age, BMI, hospital stay. The weekly average of the babies in the control group was higher than the weekly average of the babies in the patient group and statistically significant. When the TOF reached 0 in the cesarean section before the intubation operation, the TOF reached 0 in the patient group was statistically significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Magnesium significantly shortens the duration of intubation and enhances the effect of nondepolarizing muscle relaxants. We think that dose of nondepolarizing muscle relaxants should be lower than usual in patients receiving magnesium treatment for this reason.





Copyright © 2018 İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & Online Makale